Benim Hikayelerim

01/31/2009

Kendine İyi Bak

Filed under: 1 — efecanbasoz @ 23:16

“Kendine iyi bak” bir “veda” değil “elveda” cümlesidir çoğu zaman. O üç kelimeden çok daha fazlasını gizler içinde…

“Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra ben yanında olmayacağım. Olamayacağım. İstesem de istemesem de. Sevdim bir zamanlar seni, hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmanı istiyorum. Olurda bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.”

“Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra kendinden başkası olmayacak yanında sana bakacak. Ben olmayacağım. Kendine iyi bak ve beni düşünme. Çünkü ben de seni düşünmeyeceğim artık. Arama sakın beni, yazma, çünkü ben yazmayacağım. Sil beni yüreğinden, çünkü ben sileceğim. Fakat, yaşanılan, paylaşılan güzel şeyler hatırına sana yürekten mutluluklar diliyorum. Ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.”

“Kendine iyi bak. Aramızda geçen herşeye rağmen benden sonra iyi olduğunu bilmeyi tercih ederim. Aslında bilmem çok önemli değil, iyi olduğunu varsayacağım ben. Seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle başbaşa, yapayalnız bırakıyorum ben.”

Kendine iyi bak, derler ve giderler. Tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. Çünkü onları ayırmak, eti tırnaktan ayırmak gibidir. Kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok acı vericidir, yürek parçalıyıcıdır. Her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine “Kendine Iyi Bak” sözleriyle ayrılırlar. Ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar..

Kendine iyi bak, derler ve giderler. Bu sözlerin içinde ihanet yok, hiç bir zaman olamaz derler ve giderler. En büyük ihanet değil midir aslında seni seveni, ihtiyacı olanı yüzüstü birakıp gitmek…

Kendine iyi bak, derler ve giderler. Seni suskunluğa mahkum edip giderler. Seni parçalara ayırıp, en büyük parçayı yanlarına alıp giderler. Seni senden alıp giderler. Daha kötüsü suçlayamazsın onları tüm bunlar için. Kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardır elbet. Suçlatmaz kendini. Savaşmadıkları için kızarsın ama suçlayamazsın. Savaşmışlarsa, yenildikleri için kizarsın ama suçlayamazsın. Yenildiğin için kizarsın ama suçlayamazsın.

Ayrılığın kaçınılmazlığına inandırır seni, kendine iyi bak, derler ve giderler. Elinden umutlarını, düşlerini, sevgilerini alıp giderler. Bir tek anıları bırakırlar geride, bir de hatırladıkça gözyaşlarına boğulasın diye unutulmayan nağmeler. Arkalarına bakmadan çekip giderler eğer yalnız kalmışsan, çünkü insafsızlıklarını görmek istemezler. Herşey o saniye orada bitsin, kapansın bu sayfa isterler.

“Bitti” diyemedikleri için , kendine iyi bak derler.

“Kırıldım ve affedemiyorum” diyemedikleri için kendine iyi bak derler.

“Seni istemiyorum artık, hayatımdan çıkaracağım ama bil ki hiç unutmayacağım” diyemedikleri için kendine iyi bak derler.

“Biliyorum çok kanayacaksın ama daha iyisini yapamıyorum” diyemedikleri için kendine iyi bak derler.

Vicdanlarını rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktır ve o yara asla kapanmayacaktır, bilirler.

Kendine iyi bak bir noktadır çoğu zaman. Kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansın isterim ben. Oysa sen iyisin…. Sen gözümdeki ışık, dudağımdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçsin. Sen hayatıma renk katan, sen yüreğimdeki çarpıntı, sen hayatımdaki neşesin. Sen yolumu aydınlatan, sen dert ortağım, sen gönül yoldaşım, sen bir tanesin. Kendine iyi bak deme bana. Nokta koyma. Keşke böyle yaşanmasaydı bazı
şeyler, keşke affedebilsen beni, keşke ben de affedebilsem.. Keşke döndürebilsek zamanı geriye. Keşke bugünkü aklımızla yaşasak herşeyi baştan. Nafile…Ama yine de, gitmesen olmaz mı? Bitmesek olmaz mı? Sen eksikken, ben nasıl tam olurum? Senden kalan boşluğu kimlerle doldururum? Savaşsak aramıza giren şeytanla olmaz mı? Hani büyük aşklar her türlü engeli aşardı, hani gerçek dostluklar her sinavı geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanırdı? Hani hayatta hiç kirlenmeyecek değerler vardı? Hani en büyük zaferler, en kanlı savaşların ardından kazanılırdı? Bunların hepsi yalan mı?

Sahiden gitmesen olmaz mı? Bitmesek olmaz mi?

Peki o zaman…

Senin istediğin gibi olsun… Öyleyse…Sen de “Kendine Iyi Bak.”

Sadece Bir Seven…

Filed under: 1 — efecanbasoz @ 23:15

Öylesine bi günde öylesine sırf değişiklik olsun diye öylesine bi yaşama girdiğinde bazı şeyleri değiştirmeye başladığının farkında mıydın acaba?

Yıkıntıların altındaki çaresizce ve sessizce ağlayan sesime yönelip beni yıkıntıların arasından çekip çıkarttığında ve ellerimden tutup ayağa kaldırdığında yaşamamın artık eskisi gibi olmayacağının bilmem farkında mıydın?

Hayatımdaki en önemli insanlar listesine girdiğinden beri çalıcak telefonunu kaçırmamak için telefonu sabaha kadar açık tuttuğumun bilmem farkında mısın?

Seni başkalarıyla geçirdiğin zamanlarda benden çalınan her saniyen ve gittikçe azalan zamanımızın karşısında nasıl kahrolduğumun ve içimin beni nasıl kemirdiğinin seninle fazladan geçireceğim saatlerim için nasıl umutsuzca çareler aradığımın ve beni senden ayıracak o gün gelmesin diye nasıl da dualar ettiğimin bilmem farkında mısın?

Sabahları seni her gördüğümde içimin nasıl ısındığının,yüzümün nasıl ışıldadığının,gözlerimin nasıl parladığının bilmem farkında mısın?

Senin kokunu her içime çekişimde nasıl eriyip kahrolduğumun, kaybolduğumun,sözlerinde benim için sevgi dolu birşeyler duymaya çabalarken nasılda ümitlendiğimin gözlerinde bana ait birşeyler bulmaya çalışırken kendimi onların içinde nasılda kaybettiğimin bilmem farkında mısın?

İmza; ne yazık ki farkında olmadığın ben.

Ben kim miyim?

Sadece bir seven…

Arkadaş Sevgili

Filed under: 1 — efecanbasoz @ 22:45

İnsan bazen arkadaşlarına sevgili gibi davranıyor. Sahipleniyor, kıskanıyor ama gırtlağına çökmeden. Tatlı tatlı flört ediyor ama sınırları aşmadan. Birlikte gülmekten ölüyor, çok ama çok eğleniyor, dağıtıyor, yerlere düşüyor, gecenin cılkını çıkartıyor ama o arkadaş ya, sevgili değil ya, hiç sorun olmuyor. Her şeyi konuşuyorlar, pek fazla sansür uygulamıyor, sürekli anlatıyorlar, fazlasıyla ilgili oluyor; kulaklarını kocaman kocaman açıp, dinliyor. En önemlisi de büyük bir coşkuyla sonsuza kadar yapılan işler üzerine konuşabiliyorlar, çünkü iş paylaşılabiliyor, birlikte benzer işler üretiliyor. Müthiş bir keyifle dedikodu yapabiliyor, hatta kendi karısını, kocasını, sevgilisini bile çekiştirebiliyor. Arkadaşlık, bu açıdan insanın hayatını idame ettirebilmesi için büyük bir avantaj oluyor.

Ama insan sevgilisine her zaman arkadaş gibi davranamıyor. Bir kere, eleştiriler, haliyle bu kadar net dile getirilemiyor. Sevgiliyle bir arkadaşla konuşulduğu gibi her zaman rahat da konuşulamıyor. Tehlikeli sularda dolaşmaktan kaçınmak gerekiyor. Çünkü sonuçları var bunun, bedelleri var bunun, ödemek gerekiyor, burnundan fitil fitil getirebilir, dikkatli olmak gerekir, çünkü sevgililik onuru yaralanıyor. İnsan, sevgiliyken, evliyken çok daha hassaslaşıyor. En küçük şeye bile ”Bana bunu nasıl yapar?” oluyor. Oysa arkadaşının kaldırabileceği sınırlar çok daha geniş. İnsan her zaman sevgiliyi dinlemek de istemiyor, tüm gün başka
insanları dinlemiş olduğundan yorulmuş oluyor, gına gelmiş oluyor. Ya da karşındaki seni dinlemek istemiyor. Eve bir sessizlik çöküyor, ”Tetiği ilk kim çekecek?” diye gergin bir bekleyişe giriliyor. Bir de tabii sevgiliyle ya da kocayla sabahlara kadar zıplanıp eğlenilemiyor. Kalabalık içinde işin içine başkalarının ne düşüneceği girdiğinden gerilim artıyor, ”biz”i düşünmekten ”ben” karambole gidiyor.

Sevgiliyle başka bir koza yaratılıyor, o koza içine giriliyor, hiç itirazım yok, o da güzel ama ayrı kategorilerdeki ilişkiler gibi sanki: Arkadaş olunca başka şeyler paylaşılıyor, sevgili ya da evli olunca başka şeyler paylaşılıyor. Bana en iyisi, en güzeli bu iki kategoriyi birleştirebilmek gibi geliyor. Bunun ideal bir şey olduğunu düşünüyorum: Arkadaş-sevgili olabilmek. Hem arkadaşın hem sevgilin gibi olabileceğin biri, hem arkadaşlığı hem sevgililiği paylaşabileceğin biriyle üretmek, gülmek, ağlamak, konuşmak, çekiştirmek çok daha heyecan verici geliyor. Kolay bir şeyden söz etmiyorum tabii. Arkadaş gibi zamanı geldiğinde geri çekilebilmek, uygun düştüğünde de sevgili gibi saldırabilmek, bu iki rolü birbirine karıştırmadan oynayabilmek her baba yiğidin harcı değil. Ama yapabilenler de yok değil. Yapabilenler mutluluğu ve güzellikleri yakalayabiliyorlar zaten.

01/29/2009

Tuzlu Kahve

Filed under: 1 — efecanbasoz @ 16:14

Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki.. Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. 

Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
 

Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı.. “Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı..

“Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi.. “Kahveme koymak için..”
 

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı..
 

Kahveye tuz!..
 

Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var” dedi..

Delikanlı anlattı ;
 

“Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki..”

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının..Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı.İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri.. Ev duyusu olan biri..
 

Kız da konuşmaya başladı.. Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu gibi.. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu.. Tatlı ve sıcak.. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii.. 

Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu.. 

Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü.. 40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti.

“Ölümümden sonra aç” diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına.. Şöyle diyordu, satırlarında..

“Sevgilim, bir tanem..
 

Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan.. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
 

Simdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok.. İşte gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, herseyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..”

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı.
 

Lafı açıldığında birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey” diye soracak oldu..

Gözleri nemlendi kadının..”Çok tatlı!..” dedi..

01/28/2009

Aşk

Filed under: Efe — efecanbasoz @ 18:08

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan “Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?” diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin..İki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.

Sen, “Ama senin için şunu yaptım” derken o, “şunu yapmadın” diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “Peki o ne yaptı” deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın. 

Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “Acılara tutunarak” yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki…. Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası…. 

Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip
de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter
ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…

NAZIM HİKMET

Sen ve Ben

Filed under: Efe — efecanbasoz @ 18:06

İnsanların yaşamaktan nefret ettiği anlardan birini yaşıyorlardı sanırım, hani kelimelerin hiçbir şey ifade etmediği o anlardan birini…

Çıt çıkmıyordu ikisinden de, sadece uzaktan gelen belli belirsiz bir müzik sesi…

Akıllarından binlerce şey geçiyordu belki, kim bilir…

Belki değil, kesinlikle öyle olmalı…

Ama öğrenememişler bak kimsenin düşündüklerinizi siz açıkça ifade etmezseniz bilemeyeceğini…

Canının yandığını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktu da neden tek kelime bile etmediğini bilmek pek mümkün değildi. Şu an düşünüyorum da uzaktan gelen müzik sesinin de bir sebebi vardı, belki o anlatıyordu birinin söyleyemediklerini…

“Nolur sus ve dokun
Yüzümdeki çizgilere
İnandığım tüm yalanlar
Yaşamımdı.
Bu yüzden nefret ettim
Kendimle hep yüzleşmekten
Gerçekleri reddettim
Çünkü çok şey kaybettim”

Gerçekleri reddetmişti hep, yine reddediyordu, şarkıdaki gibi. Daha fazla kaybetmemek için…

Oysa ne çok inanmıştı biri değil mi? Tek kelime etmese bile yüzünden anlaşılıyor işte ne hissettiği. İkisinin de hissettikleri…

Biri inanıyordu, bekliyordu, zaman zaman kendini kandırıyordu, gördüğü tüm olumsuzluklar için kılıflar uyduruyordu. Olur ya, belki ona öyle geliyordu…

“Her gün bekledim
Kendimin hançeriydim
Bu defa, bu veda
Ne içindi?
Hak ettim mi?”

Çaresizliğin son noktasına varılan anlar vardır bazen, biri galiba oraya çok yaklaşmıştı. İstiyordu sadece, en masum haliyle…

Yanıbaşında…

Yalan bile olsa…

Nasıl bir histir bilir misiniz? Gururun 0′a indiği nokta…

“Nolur sus ve dokun
O sahte şefkatinle
Buna bile razıyken
Söylenecek ne var ki?”

Hâlâ tek kelime etmiyorlardı, ısrarla. Gözgöze gelmemeye dikkat ederek sağa, sola, yere, tavana, duvara, kapıya bakıyorlardı. Belki de nereye baktıklarının farkında bile olmadan. Biri ağlamak üzere olduğunu hissetti. Başını diğer tarafa çevirdi. Görmesin diye…

Gururundan değil! Çok başka sebepleri vardı ve haklıydı kendince…

“Git” dedi sonunda biri, diğerinin mücadele etmeye gücü yoktu. Biliyordu ki ne söylese ne yapsa boştu.

“Gidiyorum” dedi.

Diğeri “Git” dedi yine.

Biri gitti.

Az önce izin vermemişti kendine ama bu defa engel olmaya çalışmadı ağlamasına. Eşlik etti şarkıya…

Biri kaldı. Tek kelime etmeden oturmaya devam etti olduğu yerde. Aslında sadece o an için kalmak denirdi onunkine, geride kalan biri varsa o diğeriydi! Gittiler bir yerlere, sonra birbirlerini yeniden buldular mı bilemem. Bulurlar mı? Onu da bilemem. Bildiğim şey o şarkının hâlâ devam ettiği…

“Onurum kırık, gururum kırık
Hayal kırıklığı içinde hüznümü yutkundum
Bu defa, bu veda
Ne içindi?
Hak ettim mi?”

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.